Kaldırımı yayalara geri verin
Park eden araçlar, tabelalar ve düzensiz yapılaşma arasında sıkışan kaldırım, bir şehrin insana ne kadar değer verdiğinin en dürüst göstergesi.
Bir şehri anlamak için belediyenin tanıtım broşürlerine değil, kaldırımlarına bakmak gerekir. Bebek arabasıyla, tekerlekli sandalyeyle ya da elinde ağır poşetlerle yürüyen birinin on dakikalık yolculuğu, o şehrin önceliklerini herhangi bir rapordan daha açık anlatır.
Geçen ay bir deney yaptım. Evimden en yakın sağlık ocağına giden bir kilometrelik yolu, yürümekte zorlanan yaşlı bir komşumla birlikte yürüdük. Bu kısa mesafede tam dokuz kez kaldırımdan inmek zorunda kaldık. Kimi zaman kaldırıma yarı yarıya park etmiş bir otomobil, kimi zaman bir dükkânın dışarı taşırdığı sergi, kimi zaman da tam ortasına dikilmiş bir elektrik direği yolumuzu kesti. Komşum yolun sonunda yorgunluktan çok, kendini istenmeyen biri gibi hissettiğini söyledi.
Kaldırım bir artık alan değildir
Şehir planlamasında yıllarca yapılan temel hata şuydu: Önce araç yolu çizildi, geriye kalan dar şerit yayaya bırakıldı. Kaldırım, bir tasarımın merkezi değil, artığı olarak düşünüldü. Oysa bir şehirde herkes, günün bir anında yayadır. Arabasından inen sürücü de, otobüs durağına yürüyen öğrenci de, markete giden emekli de.
Bir şehrin medeniyet ölçüsü, en yavaş yürüyen vatandaşının o şehirde ne kadar rahat ettiğidir.
Çözüm için devasa projelere gerek yok. Kaldırım yüksekliklerini standart hâle getirmek, köşe başlarında rampaları eksiksiz yapmak, direkleri ve tabelaları yürüme hattının dışına almak ilk adımlar olabilir. Kaldırım işgaline karşı tutarlı ve öngörülebilir bir denetim de en az bunlar kadar önemli. Bir haftalık kampanyalar değil, her gün işleyen bir düzen gerekiyor.
Bazı şehirler bu konuda cesur adımlar atıyor. Okul çevrelerinde kaldırımları genişletip araç hızını düşüren düzenlemeler, çarşı bölgelerinde belirli saatlerde yayalaştırma uygulamaları, mahalle aralarında oturma bankları ve gölgelik ağaçlarla desteklenen yürüyüş rotaları... Bu örneklerin ortak noktası, yürümeyi bir zorunluluk değil, keyifli bir seçenek hâline getirmeleri.
Esnafın kaygılarını da anlıyorum. Dükkânının önünde müşterisinin aracını park edememesi, ilk bakışta satış kaybı gibi görünüyor. Ancak dünyanın farklı yerlerinde yapılan gözlemler, yaya dostu caddelerde insanların daha uzun süre kaldığını ve daha sık uğradığını gösteriyor. Yürüyen insan vitrine bakar; hızla geçen araç bakmaz.
Bu tartışmayı yalnızca belediyeye bırakmak da doğru olmaz. Aracını "iki dakikalığına" kaldırıma bırakan sürücü, dükkânının önünü sergiyle dolduran esnaf, apartman önüne çöp konteynerini çeken yönetici, hepimiz bu tablonun bir parçasıyız. Kaldırım kültürü, kurallar kadar alışkanlıklarla da şekilleniyor. Bir çocuğun okula yalnız yürüyebildiği bir sokak, aslında herkesin küçük özeninin toplamıdır. Bu özen olmadan en iyi tasarlanmış kaldırım bile kısa sürede yeniden işgal edilir.
Kaldırım, şehrin en demokratik alanıdır. Ne ehliyet ister ne bilet. Onu geri kazanmak, aslında şehri herkes için yeniden kurmanın en basit ve en ucuz yoludur.
Yorumlar(0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.